13. Uluslararası Türkmenistan Aşkabat Bétik Sergisindeki İzlenimlerimiz, Anılarımız

Kategori : Fuar, İmza Günü - Etiketler :, , , , , , - Tarih : 13 Aralık 2019

13. Uluslararası Türkmenistan Aşkabat Bétik Sergisindeki Anılarımız
(13. Halkara Aşgabat Kitap Sergi Ýarmarkasyndaki Ýatlamamız)

Gökbey Uluç
Kutlu Yayınevi Géñel Yayın Yönetmeni

13/12/2019 – Siyavuşpaşa

www.turkmenistan2019.kutluyayinevi.com

Burada añlatacaklarımıñ hepsi 25 Haziran günü Türkiye Yayıncılar Birliğinden (TÜRKYAYBİR) gelen ulatı (e-posta) ile başladı. Yayıncılık sektöründeki bağlantılarımızı güçlendirmek ve iş birliklerimizi artırmak adına 2019’un Nisan ayında birliğe üye olmuş idik. Birkaç ay soñra göñlümüze göre bir iş birliği içinde olmamız bu yüzden bizi pek sévindirdi.

Ulatıda Türkmenistan’ıñ başkenti Aşkabat’ta 13.’sü düzenlenecek olan bétik sergisine (kitap fuarına) katılmak isteyen yayınevleriniñ ilgili başvuru doldurularını (formlarını) doldurarak başvuruda bulunabilecekleri yazıyordu. İlgili yérlikleri (web sitelerini) açtığımızda bakanlık yazısı, koşullar, elçilik buyrukları gibi birçok belge de yér alıyordu. Yéterli bilgiyi édinince katılmak istediğimizi gérekçeleriyle birlikte ulatı olarak yazıp beklemeye koyulduk.

Aradan epey gün géçti. Onaylanacağı yönünde inancımız tamdı ancak dereyi görmeden paçayı da sıvamıyorduk. Taa 23 Temmuz günü TÜRKYAYBİR’den gelen ulatıyı görene değin. Onay yazısını okuduğumuzda sévincimiz görülmeye değerdi. Kardeşim Cafer ile birbirimizi kutladık. Birçok açıdan bizim için değerli olan bu étkinlikte yér édineceğimizi bilmek göñlümüze coşku vérdi.

İlerleyen günlerde yazışmaları artık Türkmen yétkililerle yapmaya başladık. Mehri Çeriyeva Hanım’ın nazik yanıtlarına, Azat Amanov Bey’iñ bilgilendirici iletileri de eklenince resmî hazırlıklarımıza başladık. Sorduğumuz sorulara araştırma yaparak ilgili birimlerden édinilen bilgilerle madde madde yanıt véren Azat Bey’e ayrıca sağ olsun, diyoruz.

Buşku (heyecan) içinde okumuş, süreç hakkında bilgi édinerek başvuru belgelerini indirmiş idim. Gel gelelim istenen belgeler İngilizce ve Rusça olarak doldurulmak durumundaydı. Açık söylemek gérekirse Türkmence olmasını beklemiş, görmeyince de gücüme gitmişti. Belgeleriñ çıktısını alıp yamacıma koydum. İlerleyen günlerde de kırık Rusçam ile belgeleri doldurarak anık (hazır) duruma getirdim. Başvuru belgelerini doldururken ilgimi çeken koñulardan biri de konferansa katılıp katılmayacağımızla ilgiliydi. Sergi içinde bir de bilimsel étkinlik olması güzeldi. Bunu imleyerek katılacağımı bélirtmiş olduğum için hangi koñuda né koñuşacağımı ve koñuşma metnimi de ek olarak iliştirdim.

Yolculuk Başlamak Üzere

3 Kasım Pazar günü soñ anıklarımızı yaparak bavullarımızı topladık. Giysiler, armağanlıklar, sergilenecek bétikler, pasaportlar… Yolculuklarda géñellikle bir neñler unutulur, varılan yérde anımsanır. Bu géñellemeniñ dışında kalmak için dönüp dönüp gözatıyor, tuttuğumuz dizimde (listede) olanları imliyorduk. Güngende imin (saat) ilerleyip de yola koyulma öyü (zamanı) gelince yayınevinden çıkıp yaya olarak yola koyulduk. Havaist’e binmek için Siyavuşpaşa yokuşundan Şirinevler meydanına doğru adımladık. Tekerlekli bavullarıñ bir de uzunca kollarınıñ olması yokuşta işimizi epey kolaylasa da sırt çantalarınıñ gittikçe artan ağırlıkları düşündürttürüyordu. Şirinevler’deki durağa çok erken geldiğimizi de bélirteyim. Atatürk Hava Alañı işlek durumda olsaydı çok işimize gelirdi. Hepi topu iki metro durağından soñra hava alañınıñ içinde oluyorduk. Yéñi açılan İstanbul Hava Alañı içinse tek toplu taşıma aracı Havaist’i kullanmak gérekiyordu. Üstelik daha öñcesinde buraya gidenleriñ yakınmalarını okumuş, “söylenti gazetesinde” çıkan çavlarına (haberlerine) kulak asmışlığım bulunduğundan iki imine (saate) anca varırız, diye erkenden yola koyulmuştuk. İşte bu yüzden uçağımız 21.30’da olmasına karşın biz 17.00’de yola çıktık. Kalabalığıñ içinde ayakta öylece beklerken bir den usuma gelen düşünceyi Cafer’le paylaştım: “Umarım, otobüste yér vardır. Soñuçta bilet almadık ya!” Cafer de beni onayladı çünkü bu araçlar iller arası yolculuklarda kullanılan otobüsleriñ ta kendisi idi. Dolayısıyla ilçeler arasında kullanılanlar gibi sıkışık, kimiñ eli kimiñ cebinde biçiminde gidecek déğildi ya! Dérken, béş dakikalık bir beklemeniñ soñunda, üzerinde “İstanbul Hava Alañı” yazan uzaklardan bir belediye aracınıñ geldiğini gördük. Yaklaşıyor yaklaşmasına da durağa da girmeden dümdüz ağır ağır gidiyor. Sıradan bir A4 kâğıdı üzerine “İstanbul Hava Alañı’na gider.” diye yazılmış ve yan cama da bantla yapıştırılmış. Kuşkulu biçimde Cafer ile bakıştık. Durakta bavullarıyla bekleyen birçok kişi olsa da kimseniñ kımıldadığı da yok idi. Yine de bir koşu gidip kapısından sürücüye hava alañına gidip gitmediğini soru vérdim. “Evet, gidiyor.” yanıtı ile gériye dönüp Cafer’e seslendim. Bir iki kişi daha bizimle bindi. İstanbul Kart’ımızı kullandığımızda 5,20 TL’niñ kesildiğini görünce de ayrı bir şaşırdık. Havaist’te 18 TL iken bu bomboş koca İETT aracında “neredeyse” dörtte biri tutarında yolculuk étmekte idik. İlerleyen duraklarda da kimse binmedi. Bir iki durak soñra onsuz da (zaten) çevre yoluna girdiğimizden araç öylesine yolda akıp gidiyordu. Biraz daha ilerledikçe boş toprakları olan yérlere geldik. İstanbul’da boş topraklar görmek né şaşırtıcı geldi! Başka bir ilde, başka bir yurtta gibi ilerledik. Koca otobüs birkaç kişiyi özel bir binek aracı gibi hava alañına yarım imin (saat) içinde ulaştırdı. Oysa kendi hesabımıza göre iki imin sürecekti yol.

Yéñi hava alañınıñ yapısı, görkemli görüntüsü daha girişte bizi kendine tutkun bıraktı. Dikintiniñ (inşaatıñ) yapımında emeği géçenleri bir bir kutlamak isterdim. Böylesi karmaşık bir düzeni kurmak övünç duyulacak bir başarıdır.

İstanbul Hava Alañı yéñi baştan kurulmuş, géreksinimler doğrultusunda ele alınarak dikilmiş idi. Bu yüzden burada sil baştan kurulan bu düzeniñ tıkır tıkır işlemesini beklemek de pek doğal olur ancak sıra beklemek koñusunda belli ki pek düşünen olmamış. İşlik orunda (biznıs kılasta) yolculuk édenler kurduğu bu yapıda böylesi bir durum göz ardı édilmiş olabilir mi? Bence evet! Kendileri sıra beklemeden dümdüz ilerledikleri için işleriñ güzel ilerlediğini düşünmüş olacaklarından nesne denetimleri (eşya kontrolleri) bölümüne odaklanmışlar. “Burada olanlar, hava alañımızıñ nazar boncuğu olsun.” diyerek ilerledik içeriye. Bavullarımızı teslim édip biletlerimizi de alarak vardık pul almaya. Uzun yıllardır kendi içimde tepki gösterip yakındığım “yurt dışına çıkış pulu” almak için vezneniñ öñüne geldik. Birkaç ay kadar öñce de almak géreği olmuştu ancak bu kéz işleri ilerleterek kendiliğinden pul véren bir aygıt geliştirdiklerini gördüm. İçine akça koyulduğunda 50 TL değerinde bir kart vériyordu. İki adet alarak pasaport denetimleriniñ yapıldığı yére adımladık.

Pasaport denetimleri hızlı ilerliyordu. Bir kéresinde 1,5 imin beklediğim olmuştu. Bundan ötürü béş, on dakikalık beklemeleri gözümde yok sayıyorum. Çabucak sıra baña geldi. İçimde birikmiş olacak ki karşımda oturan polise içimi döktüm. Öñcesinde esenlikler diledim. Pasaportumu uzattığımda harç pulu da istedi. Gérçi artık pul olmaktan çıkıp harç kartına dönüşmüş idi. Uzattıktan hemen soñra da “Neyse ki yurda dönerken ayak bastı parası almıyorsunuz.” diye söylendim. Gülümseyerek yanıt vérmesinden yüreklenmiş olacağımdan sanırım, baña uzattığı pasaportuñ sayfalarını açarak: “Bütün yabancılar mühürleri böyle hizalı biçimde basarken néden bizimkiler böyle çaprak, dik veya sayfanıñ tam ortasına gelişi güzel basıyorlar?” diye soru vérdim birden bire. Tüm ulus olarak yéñice öğrendiğimiz, çerilikte de (askerlikte de) sıkça duyduğum şu sözleri işittim: “Yapçak bi’ şey yok!”.

Resmî olarak kâğıt üzerinde yurt dışına çıkmış sayılarak uçaklarıñ kalkacağı kapılara boylanmak istedik istemesine ancak ilgimi çeken bir başka durum oldu. Hangi kapıda bulunacağımız daha bélli déğildi. Kocaman ekranda akan yazılar arasında bizim uçağıñ adını bulmuş olsak da hangi kapıdan uçuşuñ başlayacağı bilgisiniñ 19.00’da açıklanacağı yazıyordu. Öylece iminiñ dolması için bekleye durduk. Yine de açıklanmamış, bu kéz de 19.30’da açıklanacak yazısı işlenmiş idi. Doğru mu yapıyoruz, diyerek danışmaya yaklaşıp sorduk. Kesinleşmediği için daha yazılmadığını söyledi. Bu, bir bakıma iyi olmuş. Géçen yıl neredeyse bu kapı değişikliğinden dolayı uçağı kaçıracaktım. 19.34’te kesinleşip ekrana yansıyınca A8 kapısına doğru ilerledik.

İlerlediğimiz koridor bir alış vériş merkezi gibi düzenlenmişti. Sağlı sollu ışıklı sataklar (dükkanlar), albenili görseller, yazılar… İlgi çekici birtakım neñler de var. Birçok yolcu da bunlarıñ yanında fotoğraf çekinmek için sıra beklemekte idi. Bizim ilgimizi çeken yérde ise Göbekli Tepe’de bulunan anıtlarıñ yañsısı (replikası) vardı. Bu yañsılar kendisine tuttun bırakacak denli büyük, görkemli bir o denli de gizemli idiler. Bilgilendirme yartısındaki (levhasındaki) yazıları okuyunca daha da ilgimiz arttı. Oradan buradan üç béş işittiğimiz, göz ucu okuduğumuz yazılar olsa da böyle karşımızda görünce ilgimiz uyanıvérdi. Dile kolay, 12 biñ yıldan söz édiliyor. Şimdiye yazılıp çizilen bir çok neñi çürüttüğü, üstelik öbür uluslarca da onandığı bilgisi bulunuyor. Yakından görmek, gérçekleri ile yüz yüze gelmeyi çok isterim doğrusu. Üstelik yanı başımızda bulunan bu anıtı, şu dünya gözümüzle görmemek kınanacak bir durum olsa gérek.

Yazımıñ başında bélirttiğim gibi, biz buraya epey erken geldik. Bu yüzden de oyalana oyalana ilerleyip çevremizi déyim yérinde ise keşfétmeye çalıştık. Yine de beklenecek epey süre vardı. Bu yüzden yanımızda getirdiğimiz bétikleri okumaya başladık. Cafer, elektronik üzerine yazılmış bétiğini okurken, bende de Sigmund Froyd’uñ Takıntı Üzerine adlı bétiği vardı.

İmin doldu, uçaktaki yérimizi aldık, kuşaklarımızı (kemerlerimizi) bağladık, koltukları da dik koñuma getirip okumalarımızı burada sürdürdük.

Aşk Şehri: Aşkabat

Abat, il (şehir) añlamına geliyor imiş. Bunu işitince abat ile biten birçok ili de gözümüzüñ öñüne getirmiş, kendi içimizde bir uyanış yaşamış ve yéñi bir neñ öğrenmiş olmanıñ sévincini yaşamış idik. Örneğin Pakistan’daki İslamabat; İslam şehri, İslam yurdu añlamına geliyor. Azerbaycan’da da buna beñzer bir il var: Ordubad. Örnekleri biraz üzerinde dursak, biraz géñel ağ üzerinden arama yapsak artırabiliriz ancak şu anda Aşkabat’tayız. Öğrendiğimize göre de kökenlemesini aşk şehri olarak yapmaktalar. Bakalım bu sévgi yurdunda néler yaşayacağız!

Uçaktan inip pasaport denetimleriniñ yapılacağı yére doğru ilerledik. Arka sıralarda oturduğumuzdan uçaktan soñ çıkanlardan olduk. Bu da öñümüzde uzunca bir yığın olması için yéterli idi. Açıkçası bizim de ivedi davrandığımız söylenemezdi. Kalabalığıñ olduğu yére geldiğimizde ilk kéz gördüğümüz bir aygıtla karşı karşıya geldik. İlk işlemi burada yapacağımız bélli idi. Bu aşamadan soñra da ayrı bir sıra kuyruğu görünüyordu. Aygıtıñ orada biz işlem yapana değin birkaç kişi kalmış, biz başlayınca da kimsecikler kalmadığından inç inç (rahat rahat) işlemlerimizi yaptık. Hatta ilk işlemimizi Türkmen bir kadına yardımcı olarak yaptık. Aygıtıñ işlevi şöyle idi: Öñünde işlem yapmak için bir ekran vardı. İlk olarak dil séçmek gérekiyordu. Türkmence, Rusça ve İngilizce arasından Türkmence’yi séçtim. Soñrasında ekranda görüntülü yönergeler çıktı. Pasaportuñ bir yüzünü ekrandaki okutucuya koymamız istendi. Bu işlemden soñra parmak izlerimiziñ alınması komutu vérildi. Bu işlemleri yaparken birkaç Türkmence sözcük de öğrendiğimiz için keyif alıyorduk. Eñ ilginç an ise aygıtıñ bizden kımıldaman durmamızı istemesinde oldu. Öylece durduk o da kendiliğinden yükselip bizim gözümüzü bulana değin bir iki aşağı yukarı devinmesi gérçekleştirdi. Gözlerimiziñ de fotoğrafını çekince işlem onaylandı diye bildirimde bulundu.

Tüm ayırt édici özelliklerimiziñ kaydını Türkmenistan’a böylelikle vérmiş, kendimizi bütün benliğimizle tanıtmış olduk. Pasaport kuyruğundaki sıramız da birer birer ilerleyip sıra bize geldiğinde Türkmen polis, elimizdeki pasaporttan olsa gérek, “Abi, para vérdin mi?” diye sorup eliyle bir yér gösterdi. Vize işlemleri için başka bir sıraya girip akça (para) ödeniyordu bélli ki. Vizemiz var, diyerek gişeye geldik. Pasaportu uzattık. İlk öñce Cafer’iñ işlemlerine yapan polis “Olmaz.” dédi. Ben de bu sırada bize gönderilen, üzerinde de vize süresini, vizeniñ vériliş nédeni yazan bilgisayar çıktısını açıp gösterdim. Kanmadılar (ikna olmadılar). Bize vize almamız gérektiğini söyleyip az ileride yére gitmemiz gérektiğini de buyurdular. Biz de oraya doğru gidip bir de oradaki kuyruğa girdik. Bize sıra geldiğinde sergi (fuar) için geldiğimizi yazan bilgisayar çıktısını uzatıp pasaportlarımızı vérdik. Hatta doğrudan adımızıñ yazılı olduğu yérleri de gösterdik. Çünkü dört bétlik biz dizim vardı. Hangi ülkeden kimin katılacağını ad soyadı ile birlikte yazan, pasaport bilgileriniñ de yér édindiği bu belgede biz 41. ve 42. sırada idik. Bulmakta çetinlik çekmesin istedik. İncelemesi soñucu bize yarım bét vérmek yérine yapışkanlı küçük bir kâğıt bastırttı. Soñrasında pasaportuñ içindeki denkgele bir bétine yapıştırıp bize uzattı. Böylece bizim daha saygın bir vize işlemi gördüğümüz kanısıyla başlarını soñradan öğreneceğimiz “öyme” biçiminde bağlayan kadınlarıñ baktığı vezneye uğramadan géçtik. Bir kéz daha polisleriñ yanına geldik, ilgili béti gösterdik. Doğrudan üzerine mühür basıp géri uzattılar. Artık resmî olarak da Türkmenistan’da idik.

Bavullarımızıñ olduğu yére gittiğimizde uzaktan onları gördük. Kimsecikler kalmamış, bantta boşuna dönmesin diye de bizimkileri yére indirmişlerdi. El atıp yérden kaldırarak ilerlerken bir görevli bizi durdurdu. Bavullardaki sayılarla biletlerimizdekini denetleyeceğini söyledi. Bunca öydür yolculuk éderim, ilk kéz böylesi bir denetime denk geldim. Géñel olarak bizim burada bu denetleme yok sayılır, kimse de umursamaz. Kurallara sıkı biçimde uyulduğunu böylece ilk örneğiyle bildik. Ayrıca burada İstanbul Türkçesi, başka bir déyişle Türkiye Türkçesiniñ de epey yaygın olduğuna tanıklık étmeye de başladık. Pasaport denetimlerindeki çalışanlarıñ birkaç sözcük bilmesini olağan karşılayabiliriz ancak içerideki bir görevliden bu beklenmeyebilir. Bu yüzden iyi niyetli olduğunu düşündüğümüz görevli ağabeyiñ biletteki sayılarla bavuldakileri karşılaştırdıktan soñra “Hadi yürü git.” démesine aldırış étmemeye çalıştık. Kendince Türkiye Türkçesiyle bizimle iletişim kurmak istediğini düşündük düşünmesine de yine de “Sen de yürü git.” démekten alıkoyamadım kendimi. Cafer bu söze epey güldü. Biz de birkaç koridor géçtikten soñra nesnelerimiziñ denetleneceği çıkış kapısına vardık. Yürüyen banda koyduğumuz bavullarıñ açılması istendi. Gérçi Azerbaycan’dan buna alışığım. İçindeki bétiklerden dolayı sürekli çantam, bavulum açılır, birbir hangi bétikler olduğuna bakılırdı. Ses étmeden bavulu açıp bétikleri gösterdim. “Kitap sergisi için geldik.” diye de ekledim. Görevli bétikleri bir bir denetlerken bavuluñ da düzenini bozuyordu. Bu yüzden kapatırken biraz tıka basa oldu. Kapıdan çıkarken elimizdeki pasaportlara soñ kéz daha bakılmak istendi. Bakan polis, “Hoş geldiñiz abi!” diyerek karşıladı bizi. Gülümseyerek hoş bulduğumuzu ilettik biz de. Böylece açılır kapı iki yana açılarak Aşkabat’a buyur édildik.

Taksi isteyip istemediğimizi soran sürücüleriñ arasından çıkarak ilerlediğimizde Azat Bey ile karşılaştık. Daha doğrusu, o birkaç saniyelik anda başka bir yére bakarken Azat Bey, Cafer’iñ yanına gelip adıyla da hitap étmiş. Cafer’i fotoğrafından görüp usunda tutmasınıñ bence doğrudan saçıyla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü ilerleyen günlerde de saçından dolayı epey ilgi odağı olmuştu. Yoksa ben daha yakışıklıyım.

Azat Bey’iñ arkasıca ilerleyerek dışarı çıktık. Géceniñ dördü béşi olmuşken, gérçi artık buna sabahıñ dénse yéridir; onca géçikmeyi de işiñ içine katınca bizim oradan çıkışımıza değin bizi bekleyen Türkmenistan’daki büyükélçiliğimize bağlı Kültür ve Tanıtma Müşavirliği yétkililerine sağ olsunlar, diyoruz. Aşkabat Kültür ve Tanıtma Müşavirimiz Fikret Öztürk ile de oracıkta tanıştık. Soğukta bizi bekletmeden araçlara alıp kalacağımız yérlere götürdüler. Cafer ile beni Azat Bey kendi aracına, Ahmet Beygilleri de müşavirimiz kendi aracına buyur étti. Hatta müşavirimiz: “Siz gençler, biz de yaşlılar grubu olarak ayrılalım.” diye şaka yapıp gülmüş, bizi öyle uğurlamıştı.

Azat Bey, bizim müşavirlikte görevli imiş. Ben, tüm yazışmaları Ankara’daki Türkmenistan Büyükélçiliği ile yaptığımızı sanıyordum. Bundan dolayı da Türkiye’den né öy geldiğini sordum. Béynimde öylesi bir kurgulamış durumdayım ki, böyle olmadığını duyunca şaşırdım. Mehri Hanım da çocuğu olduğu için izne çıkmış. Tañrı, yaşam vérsin!

Tutkunu olduğumuz Aşkabat’daki bu ilk dakikalarımız, gün aydığında daha néler göreceğimiziñ de imlerini (işaretlerini) şimdiden vérmişti. Yollardaki düzen, yapılarıñ ışıldaki görkemi… Uçağıñ penceresinden gördüğümüz ışık görseliniñ içindeydik. Şimdi daha bir gösterişli durum almıştı. Araç yolculuğumuz kısa sürdü. Hava alañı ile kalmakta olacağımız Grand Türkmen Hotel arasında pek bir uzaklık yokmuş.

Odamıza çıkıp elimizi yüzümüzü yıkamışken Azat Bey bir daha gelerek, bize diñlenmemizi, imin 10.00’da gelip bizi alarak kahvaltıya götüreceğini söyledi. Doğrusu bu çok ince bir davranış idi. Çünkü iki imin soñra oteliñ kendi kahvaltı hizmeti başlayacaktı. Géceden béri uykumuzu alamadığımız için birkaç imin daha öy kazanmak onat (harika) olacaktı. Sağollaşarak ayrıldık.

Aşkabat’taki İlk Günümüz

İmin 10.00’u gösterdiğinde aşağıya inerek bizi karşılamaya gelen Azat Bey ile buluştuk. Berkarar adı vérilen bir alış vériş merkezine doğru yola çıktık. Gün ışığınıñ daha bir aydıñlattığı Aşkabat sokakları pırıl pırıl geldi gözümüze. Bizim buralarda da var: Aksaray, Akşehir… Böylesi ak bir yurduñ yanında bizimkiler boynu bükük kalır. Duyguları olsa dile gelir de adlarını buraya bağışlarlar. Yollar epey géñiş olmakla birlikte sessiz de! Kimseleri pek dışarıda göremedik. Beğenilerimizi oracıkta Azat’a söyleyivérdik.

Aracı yérleştirdikten soñra alış vériş merkezine adımladık. İçeri girdiğimizde AVM içinde yankılanan ezgi (şarkı) pek bir tanıdık geldiğinden Cafer ile birbirimize bakıp gülümsedik. Sagopa’nıñ “Galiba” ezgisini beklemiyordum açıkçası. Serdar Ortaç, Hande Yéner gibi “pop” adı vérilen ezgileri Bakü’de sık işittiğimden (belki de bakacaklarda bunlar çok gösterildiğinden) burada da olağan karşılayabilirdim ancak daha derinlerde bulunan biriniñ sözlerini, yırını, ezgisini işitmek şaşırtmakla kalmamış, bir o denli de sévindirtmişti. Öñünden géçtiğimiz sataklarda tanıtım yazılarını okuyup añlamaya da çalışmak ayrı bir keyif vériyordu. Gözümüz de gittikçe Türkmence sözleri séçer, ayırt éder duruma geldi, dések yéridir. Örneğin /ı/ sesi için kullanılan “y” damgası azı “v” sesi için kullanılan “w” damgasını takılmadan okuyor idim. “Açık” sözcüğünüñ “açyk” biçiminde yazılması, “oldu” yérine “boldy” (boldı > boldu > oldu) olmasını artık yadırgamamaya başladık. Örneğin ilk bakışta bambaşka bir söz gibi duran “Boldy my?”, bizdeki “Oldu mu?” biçiminde añlağımızda kendiliğinden éşleştirilip añlamlandırılmaya başlandı. Böyle böyle dérken aşdamına (restauranta) geldik. Bizden öñce varan müşavirimiz ile öbür yayıncılarla birlikte birleştirilmiş sergellerde (masalarda) oturduk. Tümüyle bir Anadolu kahvaltısı oldu. Menemene ekmek bandırıp çay içtik. Uzun sohbetimizde hepimiz birbirimizi daha yakından tanır olduk. Garsonlarla Türkiye Türkçesinde kurduğumuz iletişimimiz, burada başkaca bir iletişim aracına gérek kalmayacağını bize inandırmıştı. Seçkedeki (menüdeki) Türkçe yémek adlarını da söylemeden géçmeyeyim. Buradaki ustalardan biri Anadolu Türklerinden olduğu içinmiş. Yine de güzel bir duygu, sağ olsun. Dilinden utananlarıñ varlığını da göz öñüne alacak olursak ayrıca sağ olsun.

Bizi kendine tutkun bırakan Aşkabat sokaklarında epey ilerleyerek bir dağıñ eteklerine değin geldik. Sergi alañı iliñ soñlarına dikilmiş. Bu görüntü gözüme çok tanıdık geldi. Araçlardan indirilen sergi géreçleri ve onları bir yérlere taşıyan kişiler… Kutu kutu, tomar tomar bétik… İstanbul’da katıldığımız bétik sergileri gözümüñ öñünden géçti. Yapıya girerek bize ayrılan yére ulaştık. Sergi alañımızı yérleştirmek için hepimiz bir işiñ ucundan tuttuk. Sergelleri sildik, bayrakları taşıdık, görselleri astık… Bugün hazırlık günü olduğundan katılımcılardan başka kimsecikler yoktu. Biz de işlerimizi bitirdikten soñra çevremizi gezmeye, sergiye gelen yayıncılarla tanışmaya ayırdık kendimizi. Doğrusu, hazırlık çalışmalarında bize yardımcı olan Türkmenistan’ıñ kendi yayınevlerinden katılan Türkmenlerle de ilk ilişkilerimiz başlamış oldu. Sergi alañımızıñ hemen karşısındaki komşumuz Ukrayna ile de ulus dışı ilk tanışıklığımız oldu, dések uygun olur. Soñrasında da İran’ıñ Türkmen Sahra bölgesinden katılan Magtymgüly Pyragy Adyndaki Medeniyet We Neşriyat İnistitütine “iade-i ziyâret”te bulunup koñuk olduk. Sergi alañımızda yérel giysilerini giymiş iki Karadeniz kadını mankeni bulunduğundan iki hanımefendi sergelimize yakınlaşmış, mankenleriñ giysileri üzerinden koñu açmışlardı. Türk dizilerini izledikleri, oradakilere beñzettiklerini de dile getirdiler. Biraz Türkiye Türkçesi, biraz da kendi ağızları ile sürdürdükleri koñuşmalarıyla tanıştık kendileriyle. Bu kéz de biz yanlarına uğrayarak yaptıkları çalışmaları görmek istedik. Burada yértinciñ (dünyanıñ) öylesine küçük bir yér olduğunu bir kéz daha añladığımı da ayrıca vurgulayabilirim. Daha birkaç yédigün (hafta) öñce Samsun’da düzenlenen XI. Dünya Dili Türkçe Bilgi Şöleni’nde kendisiyle yüz yüze tanıştığımız Veli Muhammed Hoca, az ötede duruyordu. Dede Korkut’uñ üçüncü elyazmasını bulan Türkmen kökenli İran yurttaşı bilgemiz. Samsun’daki buluşmamızı anımsadığında kendisi de eñ az benim gibi duruma şaşkınlıkla tepki gösterdi. [Samsun ile ilgili anılarımı şurada yazdım: https://nemnozhkoznayu.blogspot.com/2019/10/11.html]

Bu arada bir kéz daha vurgulamak isterim; müşavirimiz bize iyi baktı. Daha bir günlük konaklamamışken olur da Türkiye özlemi çekeriz diye bizi akşam yémeğine götürmüş, Anadolu’nuñ damakta tat bıraktıran yöresel yémeklerinden ısmarlamış idi.

Aşkabat’taki ikinci, sergideki ilk günümüz
Kahvaltımızı yaptıktan soñra sergi alañına götüren araçlara bindik. Açılış olacağı için erken kalkıp hazırlanmamız istenmişti. Öbür yayıncılarla birlikte yaptığımız kısa yolculuktan soñra Sövda-Senagat İdaresi Binasına vardığımızda sergelimizi biraz değişmiş gördük. Açıkçası daha güzel olmuş! Sağ olsunlar, dün biz gittikten soñra müşavirlikten gelenler biraz el atarak görünümünü güzelleştirmişler.

Açılışıñ büyükçe bir toplantı salonunda yapılacağını sanıyordum. Hep birlikte binanıñ içinde bir yére giderken önümüzdeki kapınıñ dışarıya açıldığını görünce günüñ ilk şaşkınlığını da yaşamış oldum. Basamaklardan aşağı inerek az ötede ayakta bekleyenleriñ arasına karıştık. Ancak bu kalabalık kendi içinde öbeklenmiş, ayrı ayrı yér vérilmişti. Müşavirimiz bizden ayrılarak kendisiniñ duracağı yéri gösterip bizim de yayıncılar olarak ilerideki yérde duracağımızı söyledi. Adımlarımızı atıp giderken takım giysili öbekler, ak sakallardan oluşan dört kişilik bir başka öbek ve kadınlarıñ sıklıkla bulunduğu bir başka öbeğe gözüm ilişti. Şaşkınlığımı Cafer’e birkaç sözle bélirttim. Burada da bélirtmek istediklerimden biri şudur: Dışarıdan gelen biz yayıncılarıñ hiç bir düzen olmadan karma karışık biçimde durması, Türkmenleriñ ise hepsiniñ çeriler gibi bélli bir düzende olmasıdır.

Büyükçe bir alañda epey kişi vardı. Basamaklarda Türkmen yazınında iz bırakmış bilgeleriñ yamsısı (taklidi) kişiler manken olarak beklemekte idi. Orta alañda canlı müzik sürekli okundu. Soñra kürsü kuruldu. Bir konuşmacı bir de yanındaki mikrofonda çevirmen vardı. Konuşmanıñ çok uzun ve sıkıcı olacağını düşünsem de yanıldım. Çünkü bizde dinleyiciyi pişman éttirircesine konuşanlarıñ varlığı ülkece bilinir. Mikrofonu kapan susmak bilmez. Kadın konuşmacı söze başladığında söylediği Türkmence sözleri añlamaya çalışarak yéñi bir deneyim elde étmeye çalışırken konuşma bitivérdi. Tadındı bıraktı. Uzatmadı. Baymadı! Konuşma böyle olur, dédirtti. Soñrasında dans gösterisi oldu. Ardından ak sakallar kurdelayı keserek giriş yaptılar. Ellerindeki tepsilerde ekmek, tuz sunan kızlar bizleri karşıladı. Yöresel tatlılar da bulunuyordu. Bizim Iğdır’da çokça sévilen erdeği burada da görmek hoşumuza gitti. Tadına bakmasak olmazdı.

Sergelimize géçip aylardır beklediğimiz anıñ başlangıç buşkusunu duyduk. Müşavirimiziñ getirttiği tepsi tepsi baklavaları da buraya yazmazsam olmaz. Türkmen gençleriñ birçoğu ilk kez bu tatlıdan yédiğini söyledi. Sergelimize gelen koñuklarıñ sayısı git gide artıp çoğaldı. Baklavalarıñ tadına bakanlarıñ kalabalık oluşturması uzaktakileriñ de ilgisini çekip yönlendirici bir étki yarattı. Sergi alañlarında géñellikle böyle olur. Bir yérde bir kalabalık olursa oradaki yığılma daha da artar. Bu yüzden bir ara kimseye yétişemez olmuş idik. Tatlılarıñ tadına bakanlardan dili tatlı olanlar söze başlayıp ülkemiz hakkında tatlı tatlı sorular sormaya başladı. Türkiye Türkçesinde konuşmaya çalışmaları ise ayrı bir tatlılık katıyordu. Birçok genç arkadaşla bugün tanıştık. Üniversite öğrencileriniñ ağırlıkta olduğu koñuklarımız aytışmak (sohbet etmek) için istekli görünüyor, ülkemizi sorup bildiklerini añlatıyorlar idi. Bir ara birisi ben konuşurken gülünce néden güldüğünü sordum. Türkmence bir neñler söylediğinde arkadaşları şöyle aktardı: “Şu an kendisini bir Türk dizisiniñ içinde sanıyormuş.” Bizim dizileri izlediklerini birkaç imin (saat) önce öğrenmiş idim, bu yüzden ben de gülümseyerek yanıt vérdim. Diriliş Ertuğrul, Çukur ve Sen Anlat Karadeniz gibi birçok dizi burada pek gözde durumda imiş. Hatta öğrencilerden biri Kanal 7’yi Hint dizileri için izlediğini söyledi. Ortaokul öğrencilerinden biri de teneffüste kendi aralarında Türkiye Türkçesiyle koñuşup şakalaştıklarını söyledi. Durum böyle olunca Cafer, “Turan çoktan kurulmuş.” diye söze girip benim yıllar önce Azerbaycan’daki gözlemlerime dayanarak yazdığım şu yazıya gönderme yaptı: http://kokturukce.blogspot.com/2010/02/azerbaycanda-sessiz-dil-devrimi.html

Türkmen öğrencilerde bizdekinden ayrı olarak gün içinde şunu da öğrendik: Çalışarak öğrenme. Bizdeki gibi salt bilgiyle eğitimlerini bitirmiyor, doğrudan görev atamaları alarak deneyim elde ediyorlar. Bizde de sözde (güya) staj var, ancak hepimiz yakından bildiği için yazma gereği duymuyorum. Ülkede yapılacak bir binanın mimari çiziminde çalışan öğrenci olduğunu görmek bu yüzden hoşumuza gitti. Söyleşi almak için gelen bir öğrencinin gazetede haber yapacağını söylemesi, bir başkasının dergiye çıkacağını belirtmesinden sonra bir yetkili ile kamera karşısında bakacak (televizyon) için söyleşi alan öğrenciyi göstererek “Sınıf arkadaşımız.” demeleri hem şaşırtmış hem de onlar adına sévinmemizi sağlamıştı. Her sergelde bir Türkmen öğrenciniñ görevli olması ise ayrı bir güzellik idi. Bunu basın yayın bölümü okuyan öğrencileriñ doğrudan yayıncılarla iç içe olarak çalışıp mesleki deneyim elde étmesi olarak olumlu değerlendirmekle birlikte sergelleriñ boş kalmaması için de ayrıca bir artı değer olarak görüyoruz. Örneğin ülkemizde düzenlenen uluslararası sergilerde kimileyin yurt dışından gelenleriñ sergellerinde kimsecikleriñ olmadığını görüyoruz. Oysa bizden de basın, yayın, matbaacılık okuyan öğrenciler böyle yérleştirilmiş olsa iş görüşmesi ya da başka bir gereksinimi için sergelden ayrılmak durumunda kalan yabancı katılımcınıñ yéri boş kalmaz. Boş yére de okurlar uğramadığından oralarda inler cinler top oynamaz. İşte bu yüzden bu da iyi düşünülmüş bir girişimdi. Düşünen kişi(ler)iñ usuna sağlık. Öğrencilerde eñ çok ilgimizi çeken durumlardan biri de hepsiniñ ortak giysi (üniforma) giymeleri idi. Kızlar iki yana örülmüş saçları ve yérel çizgilerle yörelerini belli éden kırmızı giysileri, erkekler de bildiğimiz kıravatlı takımları ve başlarında takke ile göze çarpıyordu. Ortaokul öğrencileri de yéşil renkte idi.

Aşkabat’taki üçüncü, sergideki soñ günümüz
Dünden tanıştığımız öğrencilerden bugün yine gelenler oldu. Kervan, Aynamat, Şahmurat… Sağ olsunlar bize armağanlar da getirmişler. Bizler de onlara armağan olarak bétik vérdik. Yéñi birçok Türkmen ile daha tanışıklığımız oldu. Bugünüñ, daha doğrusu yaşantımıñ eñ güzel anlarından biri de Türkmenistan Devlet Medeniyet Enstitüsünde yaptığım koñuşma oldu. Dün sergelimize gelenlerden bir hanıma (kartını vérmediği için adını anımsamıyorum né yazık ki) Dede Korkut çalışmamızdan söz édince buşku duymuş, bunu değerlendirmek istediğini söylemiş ve yanımızdan ayrıldıktan yaklaşık iki imin soñra yéñiden gelerek koñuşma yapmak isteyip istemeyeceğimi sormuş idi. Ben de séve séve koñuşmak istediğimi iletince sözleşmiştik. Bugün de öğlen beni almaya gelmiş, enstitüye götürmüş idi. Koñuşma salonu büyükçe bir amfi idi. Biz yukarıdan girdiğimizde tüm öğrenciler ayağa kalkarak alkışlamaya başlamış, bizler rektör ile birlikte koltuklarımıza oturana değin de alkışı sürdürmüş idiler. İran ve Rusya’dan gelen koñuşmacılardan soñra eñ soñ baña yér vérildi. Kürsüye çıktığımda yaşadığım buşkuyu añlatmam sözlere yétmez. Bir iki gündür Türkmen gençleriyle üçer béşer öbeklerle koñuşmalar yapıyorduk şimdi ise yüzlercesi karşımda bana kulak kesmişlerdi. İçimdeki tüm Türkçü duyguları yansıtarak bir koñuşma yaptım. Özellikle de bacanağımıñ sözünü burada yinelediğimde yaklaşık bir dakika boyunca alkışlandım. Uçak yolcuğu öncesi bacanağım Hasan Ertaş; “Orası bizim anayurdumuz, döndüğünde bir avuç toprak getir.” démiş idi. Ben de bu sözü Türkiye’deki Türkmenistan sévgisi olarak aktarmak için uygun gördüm. Onlarıñ bize karşı olan sévgisiniñ karşılıksız olmadığını özellikle gençlere aktarmak gérekiyordu. Koñuşma soñrasında kendilerini onurlandırıp kıvanç duyduracak sözler söylediğim için mutlu olduklarını ilettiler. Göktürkçe çalışmalarımızla ilgilenip bağlantı kurmak için de iletişim bilgilerimi aldılar. Hepsi ile içten gülümsemeyle göñül bağı kurup ayrıldık. Sağ olsunlar.

Akşama doğru sergi alanında kapatış oturumu gérçekleştirildi. Öñcesinde konferans da vardı. Türkçe bildiri alınsa idi ben de konuşma yapacaktım. Ruslarıñ ağırlıklı olduğu birtakım koñuşmalardan soñra ödül törenine géçildi. Eñ iyi kapak tasarımı, eñ iyi ciltleme gibi türlü ödüller dağıtıldı. Ardından da katılımcılara bélge vérildi. Büyük bir amfide öğrenciler ağırlıkta idi. Katılımcı yayıncınıñ adı ve geldiği ülke söyleniyor, öğrencileriñ alkışları ile onurluğu almaya gidiyordu yétkili kişi. Sıralama ilerleyip de “Kutlu Neşiryatı, Türkiye Respuplikası” olarak anons géçilince salonda hiç olmadık bir alkış koptu. Yabancı yayıncılar da gériye dönüp bakma géreği duydular, gözlerini bize doğrulttular. Şunu özellikle vurgulamak gérekir: Bu alkış bize déğil, ülkemize idi, Türkiye’ye idi. Biz orada Kutlu Yayınevi olarak değil, Türkiye olarak alkış aldık. Bu onuru hepimiziñ adını yaşadığımız için çok mutluyuz. Türkmenleriñ bize karşı besledikleri bu sévgiyi herkes bilsin isteriz.

Sergi bitip de otel odamıza döndüğümüzde üstümüzde tatlı bir yorgunluk vardı. Ayaklarımızı uzatıp birer kahve içmek çok keyif vérici geldi. Akşam yémeğinde tüm katılımcılara özel bir uygulama oldu. Türlü yémekler sunuldu. Arkadan müzikler de éşlik ediyordu: Serdar Ortaç, Tarkan… Biz de “kara çay”ımızla bu içten ortamda bulunduk. Müşavirimiz gelip bizimle sağollaştı: “Gelecek yıl da bekliyoruz.” dedi. Sarılıp ayrıldık. Bu ince davranıştan dolayı kendisini bir kez daha kutluyorum.

Uçağımızıñ kalkış iminine de epey olduğundan Cafer ile video çekme yargısına vardık. Böylece kamera karşısına géçtik. Cafer ile koltukları karşılıklı çekip bir de kendi kendimize aytışarak değerlendirme yaptık. Öylesine dalıp gitmişiz ki kameranıñ şarjı bitmiş de bilmemişiz. Bir iminden (saatten) çok kendi aramızda yaptığımız koñuşmanıñ büyük bir bölümü çekilmemiş. Yoksa séve séve bunu da yayınlamak isterdik. Yine de bizim için iyi bir pekiştirme oldu, diyebilirim.

Bavullarımızı alıp oteliñ çıkışına gittik. Burada soñ olarak övmek istediğim bir Rus hanımefendi var. Kendisini sabahıñ ilk ışıklarında, gündüzüñ ortasında ya da géceniñ bir karanlığında da olsa hep ayakta ve iş başında görüyorduk. Sürekli koşturmaca içinde ve sürekli bir neñleri düzeltip yoluna koyan biri olarak kendisine saygımız yüksek oldu. Birkaç kéz doğrudan iletişimiz olsa da adını öğrenemedik. Étkinliğin düzgün işleyişinde elindeki kara çantasıyla sürekli işleri izleyen bu hanımefendi tek başına étkili olmuştur, dések yéridir. Géce, bizi uğurlayanlar arasında da yine orta yaşlı, anacan bu kadın vardı. Sağ olsunlar bizi hava alañına değin bıraktılar. Biletlerimizi aldık, pasaportlarımızı mühürlettik ve İstanbul Hava Alañında kendimizi bulduk. Bu sıra “Gökten üç elma düştü…” diye sözü bitirsem yéridir. İşte, böylesi güzel günlerimiz oldu.

Yorumlar (1)
  • 15 Aralık 2019 tarihinde F. Türker tarafından

    Heyecanınız daim olsun. Güzel işler yapıyorsunuz. Yapmaya çalışıyorsunuz. Kutluyorum…

  • Yorum Yaz
    Ad Soyad :
    E-mail :
    Yorum :

    698

     

    YAZARLARIMIZIN GÖRÜŞLERİ

    ORTAKLAŞA KİTAP ÇIKARABİLİRİZ!

    BİZİMLE ÇALIŞMAK İÇİN BİRKAÇ NEDEN

    2012'den bugüne hayallerinizi gerçekleştirirken yanınızdayız.
    Kutlu Yayınevi | Göksel sözcükleriñ yayıncısı